Bu yazımızda son zamanlarda pek çok kişinin dikkatini çeken bir konu olan Bağdat Kuşatması (1258) konusunu inceleyeceğiz. Bağdat Kuşatması (1258)'in ne olduğunu daha iyi anlamak için farklı bağlamlardaki etkisine ve zaman içinde nasıl geliştiğine bakacağız. Ayrıca Bağdat Kuşatması (1258) ile ilgili farklı bakış açılarını ve görüşleri de inceleyerek bu konuya kapsamlı bir bakış sunacağız. Bu makale boyunca okuyucuların Bağdat Kuşatması (1258) hakkındaki anlayışlarını genişletmelerine yardımcı olacak ilgili bilgi ve düşünceleri sunmayı umuyoruz.
Bağdat Kuşatması (1258) | |||||||||
---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
Moğol istilaları | |||||||||
![]() Moğollar 1258 yılında Bağdat'ı kuşatıyor | |||||||||
| |||||||||
Taraflar | |||||||||
İlhanlılar (Moğol İmparatorluğu) | Abbâsîler | ||||||||
Komutanlar ve liderler | |||||||||
Müstasım ![]() | |||||||||
Çatışan birlikler | |||||||||
138.000-300.000, Ermenistan, Gürcistan, Çin ve diğer yerlerden gelen yardımcılar dahil | 50.000 | ||||||||
Kayıplar | |||||||||
200.000 ölü (Hulegu'ya göre) 800.000-2.000.000 ölü (Müslüman kaynaklar) |
Bağdat Kuşatması, Büyük Moğol Hanı Mengü Han'ın emriyle Hülagû Han'ın komutası altında birleşen Moğol ordularının, Abbâsî Halifeliğinin başkenti Bağdat'ı almak için yaptıkları başarılı kuşatmadır. Bu kuşatma sonunda başkent Moğollar tarafında ele geçirilerek istila edilmiş, yağmalanmış ve tahrip edilmiştir. Moğol askerleri 7 gün boyunca şehirde bulunanları öldürmüştür. 200 bin ila 1 milyon arasında Bağdatlı'nın öldürüldüğü tahmin edilmektedir.[1][2] Abbâsî Halifeliği de bu saldırı sonrası yok edilmiştir. Son Abbasi halifesi Müstasım, kanının dökülmesinin uğursuzluk getireceğine inanılarak oğullarıyla beraber bir halıya sarılmış ve ölene kadar atlar tarafından çiğnenmiştir.[1][3] Şehrin yakılıp yıkılmasından ve halifenin öldürülmesinden dolayı Bağdat, İslam dünyasındaki kültür merkezi özelliğini kaybetmiştir.[1][3]
1229 Mart'ında Büyük Han ilan edilen Ögeday, kurultayda Moğol işgal ve istilalarının devam edilmesine karar vermiştir. Bu sebeple Cormagon Noyan komutası altında 30.000 kişilik kuvveti İran ve Irak'ın işgal edilmesi için sevk etmiştir.[4] 1231 yılında hilafet topraklarında tekrar görünen Moğol orduları, yağma ve çapul maksatlı saldırılarla Erbil ve çevresine[5] hücum etmiştir. 1245 yılına kadar devam eden bu saldırılara karşı Abbâsî orduları başarı elde edememişlerdir.
1241 yılında Ögeday'ın ölümünün ardından 1246'da Büyük Han ilan edilen Güyük Han, Han olur olmaz batıdaki seferlere devam edilmesi kararını almış ve bu bölgeye Elçigidey Noyan'ı göndermek istemiştir.[6] Fakat bu harekât Güyük'ün ani ölümü sebebiyle gerçekleştirilememiştir.
1251 yılına gelindiğinde Moğol İmparatorluğu tahtına 43 yaşındaki Mengü Han geçmiş[7] ve devlet içi sorunları hallederek doğuda ve batıda sekteye uğrayan seferlere devam edilmesini sağlamıştır. Bu dönemden önce Irak bölgesindeki saldırı ve istilaların genel komutası Çormağan'ın vefatından dolayı Baycu Noyan'a geçmiştir. Baycu bölgeye geldikten sonra hilafet topraklarından çok Anadolu'ya sefer düzenleyerek istilaya devam etmiştir.
Mengü Han'ın Büyük Han seçildiği kurultayda, ondan önceki hanlarda olduğu gibi bütün prens ve devlet yöneticilerinin onayıyla Hülagû; İran, Anadolu, Ermenistan, Şam ve Mısır valisi seçilmiş, bu bölgelerin tamamen hakimiyet altına alınması kararlaştırılmıştır. Hülagû sefer öncesi hazırlıklara başlamış ve yine Mengü Han'ın emri üzerine her 10 Moğol erkeğinden 2'si orduya alınmıştır. Mengü Han bununla da yetinmeyerek vasal durumundaki Kirman, Fars, Musul Atabeylerine elçiler göndererek, sefer halindeki Moğol ordusuna asker, teçhizat ve erzak yardımında bulunmalarını emretmiştir.[8] Ayrıca bölgede bulunan Baycu'ya da haber gönderilerek saldırılarını sıklaştırmasını ve Hülagû'ye destekte bulunmasını bildirmiştir.
Hülagû çıkacağı sefer için özel olarak kale kuşatmalarında ve zorlu yollarda geçiş kolaylığı sağlamak için 1.000 kişilik Hitaylı mühendisi de ordusuna dahil etmiştir. Ordunun gıda ve ihtiyaç stokları devletin bütün yörelerinde sağlanmıştır. Önden gönderilen mühendis alayı sayesinde ordunun izleyeceği güzergâh tespit edilmiştir.[9] Bu hazırlıklar sırasında Ketboğa Noyan komutasında 10.000 kişilik öncü bir kol, 1252 Mayıs'ında Mazenderan ve Huzistan bölgesine gönderilerek, ana ordu gelene kadar bu bölgede bulunan Haşhaşiler'e saldırmasını emredilmiştir.[10] Ocak 1254'te de büyük Moğol ordusu harekete geçmiştir.[11] 1254 yılı sonlarına doğru Almalıg'a,[12] 1255 Eylül'ünde ise Semerkant'a[12] varan Hülagû ve ordusu burada İran'da bulunan sultanlara elçiler göndererek ilk olarak saldırıda bulunacağı Haşhaşiler'e karşı asker takviyesinde bulunmalarını istemiştir. Abbâsî Halifesi Mustasım Billah'a da elçi gönderen Hülagû, aynı talebi halifeden de istemiş ve Mengü Han'ın hükümdarlığını kabul etmesini istemiştir. Halifenin göndermiş olduğu mektupta istekleri reddedilen Hülagû, buna sinirlenerek halifeye hakaret dolu mektuplarla karşılık vermiş, yönetmiş olduğu devleti yıkmak ve kendisini öldürmekle tehdit etmiştir. Ocak 1256[13] yılında Amuderya'yı geçtikten sonra ilkbaharda vardığı Şuburkan otlağı mevkiinde ordusunu dinlendiren Hülagû, burada İran emiri Argun Ağa'nın getirmiş olduğu hediyeleri kabul etmiş, ona ikramda bulunmuş ve Mengü Han'ın yanına dönmesini emretmiştir. Bu bölgenin yönetimini ise geçici süreliğine oğlu Giray Melik, Ahmet Bitikçi ve Alâeddin Atâ Melik Cüveynîye bırakmıştır.
1253'te Ketboğa'nın bölgeye gelmesiyle Haşhaşiler'e karşı başlatmış olduğu geniş kapsamlı operasyonda, büyük Moğol ordusu gelene kadarki süre zarfı içerisinde kayda değer başarılar elde edilmiştir. Mazenderan bölgesinde bulunan yaklaşık 100 Haşhaşi kalesinin[14] büyük çoğunluğunu ele geçiren Ketboğa, Mansûrîyye ve Rudbar'daki köylere saldırarak büyük talanlarda bulunmuş fakat Alamut, Lembeser, Gerdekuh gibi kuvvetli kalelerin direnmesine karşı kuşatmasını uzatmak zorunda kalmıştır.
1256 ilkbaharında Tus şehrine varan Hülagû komutasındaki Moğol ordusu, alınamayan kalelere karşı mancınıklar ve kuşatma kuleleri kurarak saldırılarını yoğunlaştırmışlardır. Alınamamış olan kaleler de bir bir zaptedilip istila edilmiş, savunucuları son askerine kadar kılıçtan geçirilmiştir. 20 Kasım 1256[15] yılında son İsmailî İmamı Rükneddin Hür Şah'ın teslim olmasına karşın hala ele geçirilememiş olan Alamut Kalesi'ni yok etmek için Hülagû, emrindeki Hitaylı mühendis alayına kalenin bulunduğu dağ'ın altına tüneller açılmasını, tünellerin içini ise petrol ve barut doldurmasını emretmiştir. Bu sayede dağ patlatılmak suretiyle son Haşhaşi kalesi de imha edilerek ele geçirilmiştir.
Haşhaşiler sorunu ortadan kaldırıldıktan sonra Hülagû, Mengü Han'ın kendi sorumluluğu altına vermiş olduğu toprakları ele geçirmek için ordusuna yürüyüş emri vermiştir. Müslüman topraklarına karşı yapmış olduğu sefer için Hristiyan ittifakı oluşturmak adına bölgede bulunan vasal durumundaki Gürcüler'e ve Ermeniler'e elçiler göndererek ordusuna takviyede bulunmalarını emretmiştir. Antakya'daki Haçlılar'a da savaş çağrısında bulunulmuş, Hülagû ile VI. Boemondo arasında topraklarına dokunulmamak kaydıyla yardımda bulunulacağı yönünde anlaşmaya varılmıştır. Bu sayede Moğol ordusuna 12.000 Ermeni Şövalye, 60.000 Gürcü piyade, 1.000 kadar da Frank asker eklemeyi başarmıştır. Ayrıca yaklaşan Moğol tehlikesine, karşı koyamayacağını önceden anlayan Musul Atabey'i Bedreddin Lülü de, topraklarına dokunulmamak kaydıyla Baycu Noyan komutası altında 5.000 kişilik teçhizatlı Türk askeri takviyesinde bulunmuştur.
1257 yılında Hamedan'a ordugahını kuran Hülagû, Mustasım Billah'a bir kez daha elçi göndererek Büyük Han'ın tebaası olma teklifini tekrar etmiştir. Mustasım Billah, veziri İbnü'l Alkami'nin etkisinde kalarak bu teklifi tekrar reddetmiş ve Moğol istilası tekrar başlamadan önce Müslüman topraklarında bulunan Emir ve Sultanlara Cihat çağrısında bulunmuştur. Bu çağrıya cevap verebilecek nitelikte Şam'da Eyyûbîler, Mısır da ise Memlüklüler bulunmaktaydı. Ancak onlar da kendi aralarında savaş halinde oldukları için asker yardımında bulunmaları pek mümkün değildir. Yine de Eyyûbî Sultanı bu çağrıya sağduyulu yaklaşarak, el-Melik en-Nasır Davud komutasında nispeten küçük bir birliği Bağdat'a göndermeye karar vermiştir. Bu birlik, yola çıkmakta geç kaldığı için yardımda bulunamamış ve Bağdat'ın düştüğü haberi öğrenilince geriye dönmüştür.[16]
Hülagû kararını açıklayarak ordusunu Bağdat üzerine harekete geçirmiştir. 27 Mart 1257'de Hamedan'dan yola çıkan ordu, Dinever'e vardıktan sonra kuzeye Tebriz'e doğru yönelmiştir. Burada yaklaşık 2 ay kadar kalan Moğol ordusu, yörede bulunan Türkmen ve Kürtlerin denetimi altındaki sarp kalelere hücum ederek, bunları ele geçirmiş ve gövde gösterisinde bulunmuştur.
Hülagû, yaklaşık 120.000 kişilik ordusunu Bağdat'a gelebilecek takviye birlikleri engelleyebilmek adına 3 kısım'a ayırmıştır. Sağ kanadın genel komutasını Baycu Noyan'a vererek, bu kuvvetlerin Erbil üzerinden Musul'a, oradan da Bağdat üzerine yürüyerek şehri batı yönünden kuşatmaya almasını emretmiştir. Baycu, Musul'a vardığında Bedreddin Lülü'nün göndermiş olduğu birlikler ve Deşt-i Kıpçaktan yardıma gelen Balagay, Tutar ve Kuli Noyan komutasındaki birlikler eklenmiştir. Bunlara ek olarak Buka Timur da Baycu Noyan'ın yanında yer almıştır. Sol kanat ise Ketboğa Noyan komutasına verilmiş, bu kuvvetlerin de Luristan üzerine yürüyerek Bağdat'ı güney yönünden kuşatması emredilmiştir. Ketboğa'nın yardımına ise Köke İlga verilmiştir. Ordunun merkezinde ise bizzat Hülagû bulunmaktadır ve yanında yardımcı olarak Guo Kan ve kardeşi Sintay bulunmaktadır. Sağ ve sol kanatlar aynı zamanda yani Aralık 1257'de harekete geçerek eş güdümlü olarak şehrin kuşatılması hedeflenmiştir.[17]
Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusunun batı yönünden yaklaştığını öğrenen Halife Mustasım Billah, bu orduyu durdurabilmek ve en azından bu yönden gelebilecek yardımcı birliklerin önünde engel olmaması adına, Moğollar üzerine Mücahidüddin Aybeg komutasında 20.000 kişilik[18] bir ordu sevk edilmiştir. Yapılan Düceyil Muharebesi'nde Abbâsî orduları ağır bir yenilgi alarak hedeflemiş oldukları girişimden sonuç alamamışlardır.
Ketboğa komutasındaki ordu ise kendine emredilen bölge üzerine hareket ederek, fazla bir direnişle karşılaşmadan yoluna devam etmiş ve Bağdat'ın güney surlarına ulaşmıştır. Yaklaşık olarak Moğol ordusunun diğer 2 kolu da aynı sürede şehre varmış ve 22 Ocak 1258'de Bağdat muhasarası başlatılmıştır. Moğol ordusu içerisinde bulunan mühendisler kale kuşatmasında kullanılan mancınık, koç başları ve kuşatma kulelerini hazırlayarak surların tahribatına başlanmıştır. Yaklaşık 6 gün[19] süren saldırının ardından surlarda açılan gediklerden şehre giren Moğol askerleri, şehirde bulunan sivil halkı katletmeye başlamıştır.
13 Şubat'ta Bağdat'ın yağmalanması başladı. Bu, genellikle sunulduğu gibi ahlaksız bir yıkım eylemi değil, Moğol İmparatorluğu'na meydan okumanın sonuçlarını göstermek için hesaplanmış bir karardı.[20] Seyyidler, alimler, Moğollarla ticaret yapan tüccarlar ve şehirdeki, kendisi de bir Hristiyan olan Hülagu'nun karısı Dokuz Hatun adına Hristiyanlar, evlerinin bağışlanması için kapılarını işaretlemeleri talimatı verildi. [21] Şehrin geri kalanı bir hafta boyunca yağma ve katliamlara maruz kaldı. 13. yüzyıl Ermeni tarihçisi Kirakos Gandzaketsi'ye göre, Hülagu'nun ordusundaki Hristiyanlar, Bağdat'ın yağmalanmasından özel bir zevk almışlardı.[22] Kaç kişinin öldürüldüğü bilinmiyor, daha sonraki Müslüman yazarlar 800.000 ile iki milyon arasında ölüm olduğunu tahmin ederken, Hulegu'nun kendisi Fransa Kralı IX. Louis'e yazdığı bir mektupta ordusunun 200.000 kişiyi öldürdüğünü belirtti.[23] Rakamlar, sağ kalanlar arasında daha sonra ortaya çıkan bir salgın nedeniyle şişirilmiş olabilir. Bilim insanları bunun Kara Ölüm'ün habercisi olan bir veba salgını olup olmadığını tartışmışlardır.[24]
Yağmanın ikinci günü, 15 Şubat'ta Hülagü halife sarayını ziyaret etti ve el-Musta'sim'i hazineleri vermeye zorladı. Bir kısmı Guo Kan gibi komutanlar arasında dağıtıldı, ancak büyük kısmı vagonlara yüklenerek Karakurum'daki Möngke Han'a veya Hülagu'nun gömüleceği Azerbaycan'daki Şahi Adası'na nakledildi. Sarayı Mekkelilere kilise yapmak üzere bağışlayan Hülagu, daha sonra bir şölen düzenleyerek halifeyi alaycı bir şekilde ağırladı. Muhtemelen orada bulunan Nasîrüddin Tûsî, şu diyaloğu kaydetti: [25]
Halife'nin önüne altın bir tepsi koydu ve şöyle dedi: “Ye!”
“Bu yenmez” dedi Halife.
“Öyleyse neden onu sakladın?” diye sordu Han, ”ve askerlerine vermedin? Ve neden bu demir kapıları ok uçları haline getirmedin ve nehrin kıyısına gelmedin, böylece ben nehri geçemeyebilirdim?”
“Halife, “Allah'ın takdiri böyleymiş,” diye cevap verdi.
“O zaman senin başına gelecek olan da, Allah'ın takdiridir.” dedi Han
Bu olay, büyük ihtimalle Marco Polo gibi Hristiyan yazarların yazılarında yeniden üretilen bir halk masalının kaynağıdır. Bu hikayede Hülagu, el-Musta'sim'i hazineleriyle çevrili bir hücreye kilitlemiş ve ardından dört gün sonra açlıktan ölmüştür.[26] Gerçekte, Hülagü yağma ve öldürmeyi durdurup, giderek kötüleşen havadan kaçmak için ordugâhını şehirden uzaklaştırdıktan sonra, 20 Şubat'ta el-Musta'sım bütün ailesi ve maiyetiyle birlikte idam edildi. Moğollar için büyük bir tabu olan bir kraliyet ailesinin kanının dökülmesini önlemek için halife rulo yapılmış bir halıya sarılır ve atlar tarafından çiğnenerek öldürülürdü.[27] Hülagu, el-Musta'sim'i öldürüp öldürmemeyi tartışmıştı, ancak sonunda halifeliğin her şeye gücü yeten, yenilmez ve dokunulmaz bir varlık olduğu efsanesini yıkmak için bunu yapmaya karar verdi.[28]
Eğer, daha sonraki yazarların iddia ettiği gibi, el-Alkamî Bağdat'ı Moğollara ihanet etmiş olsaydı, Hülagü onu idam ettirirdi. Moğolların bütün hainlere yönelik politikası böyleydi. Bunun yerine, halifeyi bu aptalca yoldan caydırma çabaları nedeniyle, üç aydan kısa bir süre sonra ölmesine rağmen, vezirliğe yeniden atandı.[29] Bölgeye Harezmli Ali Baatar adında bir Baskak atayan ve şehre 3.000 asker yerleştiren Hülagu, Bağdat'ın yeniden imar edilmesi ve çarşılarının açılması talimatını verdi. 8 Mart'ta bölgeyi terk ederek kuzeye doğru Hemedan'a ve ardından Azerbaycan'a gitti ve burada bir yıl kaldı.[30]
"1258 Irak'ı modern Irak'tan önemli ölçüde farklıydı. Kanal sistemi bin yılı aşkın bir süredir devam ediyordu. Bağdat dünyanın en parlak entelektüel merkeziydi. Bağdat'ın düşüşü, İslam dünyasının bir daha toparlayamayacağı psikolojik bir darbe oldu. İslam kendi içine kapandı, daha muhafazakâr oldu, inanç ve akıl çatışmalarına karşı hoşgörüsüzleşti. Bağdat'ın yağmalanmasıyla birlikte İslam'ın entelektüel ışıltısı da söndü. Kayıpların boyutu Perikles ve Aristoteles'in Atina'sının yıkımıyla kıyaslanabilirdi. Moğollar ıslah kanallarını yok ettiler ve bir daha toparlanamayan Irak'ı terk ettiler."[31] Stephen Dutch
Bağdat'ın düşüşü beş yüz yıllık Abbasi Halifeliği'nin sonunu işaret etti. Hanedandan bir üye sonunda Kahire'ye ulaşmış olsa da, Memlükler onu II. El-Mustansır olarak tahta oturtmuş olsa da, kendisi ve torunları Memlük devletinin kuklalarıydı ve daha geniş Müslüman dünyasında pek fazla tanınmadılar. Daha sonra Osmanlılar tarafından ele geçirilen halife ünvanı 20. yüzyıla kadar korundu.[32] Bu aynı zamanda gücün Bağdat'tan uzaklaşıp, Hülagü'nün kuşatma sonrasında kurduğu hanlık olan İlhanlıların başkenti Tebriz gibi şehirlere doğru kaymasını da ifade ediyordu.[33]
Bazı tarihçiler Moğolların Mezopotamya'da binlerce yıldır gelişen sulama sistemini yok ettiğine inanıyor. Savaş sırasında kanallar yıkıldı ve bir daha asla yeniden inşa edilmedi. Kanalları kazan ve tamir eden ustalar ya öldü ya da Moğollardan kaçtı.[34]
Bağdat'ın düşüşü ileri sürüldüğü kadar çağ belirleyici değildi, ancak halifeliğin sonu İslam dünyası için önemli bir olaydı.[35] Müslüman yazarlar geleneksel olarak İslam'ın Altın Çağı'nın gerilemesini ve dolayısıyla Batı dünyasının yükselişini bu tek olaya bağlamışlardır. Ancak böyle bir argüman basit olduğu için eleştirilmiştir.[36] 16. yüzyıldan bir tarihçinin sıkça alıntılanan bir tasvirinde, Bağdat kütüphanelerinden o kadar çok kitabın Dicle'ye atıldığı ve "nehrin renginin bu kitapların çokluğundan dolayı siyaha döndüğü" belirtilirken, tarihçi Michal Biran, kuşatmadan iki yıl sonra büyük kütüphanelerin öğrenim ve öğretim için yeniden açıldığını göstermiştir.[37] Hülagü ve İlhanlıların yöneticileri olarak halefleri, müzik ve edebiyat geleneklerini aktif bir şekilde desteklediler ve teşvik ettiler. Timur'un 1393 ve 1401'deki ve Osmanlıların 1534'teki kuşatmaları gibi sonraki kuşatmalar, şehrin uzun vadeli dışlanmasını sağladı.[38]